01 Temmuz 2008

Seri Türkler

Son 10 yılın en iyi dizileri:

1. Şaşıfelek Çıkmazı
1.5. Hırsız Polis
3. Yeditepe İstanbul
3. 1 İstanbul Masalı
5. 2. Bahar

6. Karanlıkta Koşanlar
7. Kavak Yelleri
8. Asmalı Konak
9. Sultan Makamı
10. Uy Başuma Gelenler


Mansiyon:
1. Koçum Benim (şeytan tüyü ve Tarık Akan adına)
2. Bıçak Sırtı (eli yüzü düzgünlük adına)

Doğal olarak fazlasıyla kişisel bir liste.

06 Nisan 2008

İngiliz Sosyal Gerçekçiler+'90


Sosyal gerçekçilik zaten İngiliz sinemasının temel taşlarından biri. Özellikle 60'lardan bu yana. Ama bu posttaki listenin derdi modern zamanlar; türün 80 sonlarından birkaç yıl öncesine kadar, yani Thatcher sonrasında İngiliz sinemasını ayakta tuttuğu dönem.

Mike Leigh, Ken Loach'un bolca, Stephen Frears, Michael Winterbottom'ın arada dokunduğu, ayrıca tek tek örneklerin çıktığı bir tür -genre. Beraber düşününce birbirlerini çağrıştıran, küçük bir film sınıfında buluşturan çok ortak yönleri var. Mesela, endüstrileşmiş büyük şehirlerin köşesinde kalan işsizler, küçük kasabaların zor çalışma şartlarında ayakta kalmaya çalışan işçiler, benzer sorunlu arkadaş çevreleri, grevler, işçi hakları, işsiz hakları, sosyal sorunlarla parçalanmış aileler, bir yerden imkanları zorlayan, olmazdan mucize yaratmaya çalışan hayalperverler, tutunulan spor, dans, müzik. Ve etkileyici, birçok zaman iyi hissettiren, dansettiren, bazen de koltuğunuza yapıştıran bir son.

Şimdilik üzerinde çalışılan bir proje (work in process demek istedim):

- Billy Elliott - Stephen Dandry, '00
- Full Monty - Peter Cattaneo, '97
- My Beautiful Laundrette - Stephen Frears, '85
- The Van - Stephen Frears, '96
- Riff Raff - Ken Loach, '90
- My Name Is Joe - Ken Loach, '98
- Sweet Sixteen - Ken Loach, '02
- High Hopes - Mike Leigh, '88
- Life Is Sweet - Mike Leigh, '90
- Naked - Mike Leigh, '93
- Secrets & Lies - Mike Leigh, '96
- Go Now - Michael Winterbottom, '95
- On a Clear Day - Gaby Dellal, '05
- Trainspotting - Danny Boyle, '96
- Brassed Off - Mark Herman, '96
- Little Voice -Mark Herman, '98
- The Commitments - Alan Parker, '91

Bu dalın öncü oyuncusu, bir anlamda sürükleyicisi gördüğüm Robert Carlyle'dan (Go Now, Full M., Riff Raff, Trains.) başka Ewan McGregor (Brassed Off, Little Voice, Trains.) ve Peter Mullan (My Name is J., On a Clear Day, Trains., Riff Raff) da esas adamlar. Brenda Blethyn da birkaçında oyunculuk (Secrets & Lies, On a Clear Day, Little Voice) gösterisi yapıyor.

23 Mart 2008

En Hiç


En iyi Hitchcock'lar:

1. Vertigo: Yok, iyiyim. Buraya çıkınca biran başım döndü de.

2. Arka Pencere: Aferin yani Lisa, evden getirdiğin ipek gecelik filan derken oyaladın beni, bak geceleyin Miss Lonelyheart intihar etmiş. Kaçırdık sayende.

3. 39 Basamak: 39 basamak ne diye soruyor adam. Şimdi bilmiyorum desem herşeyi bilen adam olarak kariyerimi bu Albert Royal Hall'un sahnesinde bırakırım. Yok söylesem şuracıkta vururlar beni. İki ucu boklu değnek dedikleri böyle birşey olsa gerek.

4. Rebecca: Demek beni o kadar korkutan, senin bu kadar önem verdiğin gizemli kadın ölmüş eski eşin? ha-ha, ben de birşey sanmıştım.

5. North By Northwest: Kuzeye kuzeybatıdan gidersen önce denizi göreceksin. Sakın şaşırma!

6. The Lady Vanishes: - Kadını gözlerimle gördüm diyorum. Gerçekti.
- Tamam, geliyorlar. Çabuk sus ve öp beni.

07 Mart 2008

top of the pops

Ve evet bu da en severek seyrettiklerim (en iyi oyuncular değil, tekrar vurgulamak gerekiyor sanırım):

Oskar Werner: Sessiz bir güç. Tanımlaması bu yazının sınırlarını aşar. Derin ve hassas deyip bıraksam fazla basit kalır. O, oyuncuların auteur'ü diyebilirim.

William Hurt: 20 yıldır çok sevdiğim, çok orijinal bir tip, çok orijinal bir oyuncu.

Michael Caine: Depardieu Fransız sineması için neyse, o da İngiliz sineması için o. İlk döneminde Clint soğukluğuna sahip jön, sonrasında incelik üstadı, bir gülümsemesiyle filmi vareden kişilik. Sadece varlığı, oynadığı filmi 2 gömlek iyi yapar.

Gerard Depardieu: Sinemanın tarihi. Yani 68 sonrasının. Oynadığı film 169'muş. Grosse Fatigue'de Michel Blanc böyle aktörlerin bazı filmlerinde tamamen dublörlerinin oynadığını keşfeder. Başka türlü nasıl şu anda yapım aşamasındaki 8 filmle bağlantılı, ve rahat 50 civarı büyük filmde oynamış olabilir ki? Tabi ki Asteriks'lerde otomatiğe bağlayan dublörü oynar, o bağında şarabını tadarken, ve 1900'deki veya Vincent, François, Paul ve Diğerlerindeki veya Son Metro'daki, veya Cyrano'daki oyununu seyrederken. O benim için her zaman çok özel biri oldu.

Marcello Mastroanni: Marcello, sadece beraber oynadığı kadınların değil, sinemaya adımını atmış tüm kadınların sevgilisidir. Bir yerden içimizde o aşk olduğundan ister istemez bizim gibi erkeklerin de. Marcello'yu sevmeyen bir sinema aşığı düşünülemez. Olamaz, mümkün değil. Bir ayırt edicidir Marcello. En sevdiği oyuncular listesinde Marcello'nun adını anmayanın sinema sevgisi hız sevgisidir, fantezi tutkusudur, güzel kadın merakıdır, heyecan arayışıdır, korkma içgüdüsüdür; kısacası henüz neolitik çağda kalmış başka ihtiyaçların sevgisidir.
Marcello bizim sinemada sevdiğimiz herşeydir.

Jack Lemmon: İstemeden sevimli olmayı onun sayesinde öğrendik. Çünkü küçüklükten genlerimize işlemiştir Jack Lemmon. Daha minik yaşlarda bayıldığın bir adamın ve bayıldığın filmlerinin sadece o yaşlar için değil, her daim güzel olduğunu keşfetmek, hiç hayal kırıklığına uğramamak kadar güzel şey var mıdır? Jack Lemmon sinemadaki en sevimli limondur.

Hü Grant: Hü Grant'i bu gruba mı alayım, yoksa 2. gruba mı ait diye düşündüm. Ama romantik komediyi dirilten 2 filmi olsun, hatta o kadar bile değil, sadece 4 Nikah bile burada yeralmasına yetebilir.
O, istemiyoruz manifestosunu yazan kişi. Aşağıda geçen şeyleri istemiyoruz: Büyümeyi, düzenli bir işe sahip olmayı, birine bağlanmayı, düzenli yaşamayı, ve sevdiğimiz kişiyi unutmayı.

David Niven: David Niven da 3. gruba konmuş önce, sonra 2.ye, sonra buraya. O da Jack Lemmon gibi yıllar içinde hiç hayal kırıklığına uğratmayanlardan. Ve tanıdığımda zaten hafif yaşlı olup benim için hep öyle kalanlardan. Çok ince bir oyunculuğu, tam anlamıyla zarifliği ve kanına işlemiş bir İngiliz beyefendiliği var. Bazı insanların kumaşı gerçekten farklı oluyor.

Robert Carlyle: İngiliz sinemasının 90'lardaki yeni baharı bir bakıma onun sayesinde. Daha Ken Loach'un adını duymamışken içime iyi olduğu doğduğundan iki arkadaşımı koluma takıp gittiğim ilk filmi Riff Raff'tan bu yana sektörün itici gücü. Trainspotting'deki tiplemesi de ne başarılıydı. Son dönemlerde en çok özlediğim şeylerden biri, 2-3 yıl kadar önce geceyarılarında bbc'de rastladığım uzak bir İskoç adasında geçen dizisi Hamish Macbeth.

Daniel Day-Lewis: Onu bol bol yazdık zaten. Oynadığı az ve öz filmlere gücü ile damgasını vuruyor. Crucible izledikten bir gün sonra yazıyorum bunu. Filmin sonundaki 'o benim ismim, bu hayatta sahip olacağım tek isim, onu veremem' sahnesinde çok etkileyiciydi, her zamanki gibi.

Tony Leung: Listeye kontra bir son, uzak bir diyardan. Happy Together bir oyuncu ile en güzel özdeşleşebileceğiniz filmlerdendi. Gerçi ben nispeten yeni bir filmi ile, Aşk Zamanı ile tanımıştım. Chungking Express, Hero, Happy Together, Days of Being Wild, 2046 ondan sonra geldi. Kaçırdığıma en çok üzüldüğüm filmlerden biri de onun Infernal Affairs'ı (hani Scorsese'nin yürütüp Departed yaptığı). Ama özellikle Happy Together ve Aşk Zamanı sanki bir oyuncunun kalbine yolculuk.

27 Ocak 2008

Aktörler grubu, 2. liste


Aşağı doğru sayıyoruz. 2. grup:

Fry & Laurie: Bu ikisini birbirinden ayıramam. Beraber o kadar çok dizi, şov, sohbet programı yapmışlar ki. Ben de Bulunmaz Uşak'tan hatırlıyorum ikisini. Stepher Fry bu aralar daha çok yazarlık yaparken Hugh Laurie Atlantik'in diğer ucuna sunuyor oyuncu becerilerini Dr. House rolünde her hafta. Sevimli İngiliz asilzadeler ikisi de.

John Cusack: Hafiften hafiften severim uzunca bir süredir. Geçenlerde en hoş filmlerinden, tam kendisi olduğu Hi-Fi'ı seyrederken anladım ki Hugh Grant'in Amerikan versiyonu bu adam. Tembel, bağlanmaktan korkan çapkın modelinin. Say Anything, The Grifters ve Being John Malkovich en varettiği filmler. Being J.M.'te, önceden onun oynadığını bilsem de tanıyamamıştım. Kardeşi Joan Cusack'la beraber oynamaları (ki hiç de az filmde değil) çok hoşuma gidiyor.

Bob Hoskins: 3'ünden biri anlatıyordu; Bob Hoskins, Danny de Vito ve Phil Collins beraber bir proje planlıyorlarmış. 3 maymun gibi birşey. 3'ü de tipten sevimli. Ama Bob Hoskins'in yeri ayrı. (Cannes'da ödül aldığı) Mona Lisa'daki gibi alt tabakadan ve aşık rollerinde süper. Bir de trt2'nin birkaç yıl önce verdiği eski bir bbc dizisi vardı, Pennies from Heaven. O dizinin o kadar şeker olmasının baş sebebiydi.

Daniel Auteuil: Eğri burunlu, Fransız sinemasının yeni Depardieu'sü. (Depardieu olmak, onun yaptığı filmleri yapmak pek kimsenin harcı değil, o ayrı tabi). Çoktandır film yapıyormuş ama çıkışı, Ayazda Bir Yürek'le oldu sanırım. O zamandan beri sürekli film çeviriyor. Ama Galata Köprüsü'nde biten Köprüdeki Kız, Sevdiğim Mevsim gibi duygusal filmlere gidiyor en iyi. Bir süredirse sıradan komedilerde harcıyor kendini.

Stephen Rea-Forest Whitaker: Bunlar da bir ikili benim için. İkisini de Crying Game'de tanıdığım, o zamandan beri çok sevdiğim için. Pret e Porter'de de beraberlerdi.
Stephen Rea bana benziyor. Klasik rolü, IRA filmlerindeki İrlandalı polis müfettişi. Durgun bir sevimliliği var.
Forest Whitaker, Bird (Charlie Bird Parker) rolünden beri oyunculuk gösterisi yapıyor. Smoke'ta ve Ghost Dog'da müthişti. Geçn yıl da Oscar'ı bütün mütevaziliği ile aldı.

Warren Beatty: Shirley MacLaine'in kardeşi, benim de çocukluktan adamım. Buralardaki diğer tüm aktörler yüze yakın veya üstünde film yaparken o çok az film yapmış. 50 yıl önceymiş ilk oyunculuğu ama son 30 yılda sadece 8 filmi var. Her zaman çapkın, her zaman Amerikan başkanlarına (Demokrat olanlarına) ve politikaya yakın. Beraber olduğu kadınlar listesi (Julie Christie, BB, Britt Ekland, Leslie Caron, v.d.) Hollyw.'un en güzel kadınları listesi gibi. Reddettiği roller Baba ile başlıyor, Sundance Kid, Kill Bill diye devam ediyor.

Michael J. Fox: Çocukluk kahramanlarımdan. Hiç büyümeyen, hep enerjik, hep delidolu. Çıkışı, aynı alttaki John Ritter gibi 80'lerin sit-comlarından Family Ties ile. Ailenin politikacı büyük oğlu rolünde evin büyük kızı ile çekişirlerdi hep. Ve tabi o kıza bayılırdım ben. Parkinson'la yaşıyor 15 yıldır. Kanadalı.

John Ritter: Canayakın ve komik adamdı John Ritter. İki kızla aynı evi paylaştığı, çok boş ama yine de hoş Three's Company ile girdi hayatıma. Bu fantezi gençlik dizisi çok lazımmış gibi sabah okul saatinde Hanımlar Sizin İçin kuşağında oynardı. Ondan sonra dersane diye okulu kırıp gidilen kötü bir Blake Edwards filminin de gidilme nedeniydi. Ama en babası çok sevdiğim ve değeri yeterince bilinmeyen -trt2'de oynayan- Hooperman dizisiydi. Alt katındaki, o işteyken (polis müfettişiydi) köpeğine bakan kısa saçlı kızla hafif uzaktan çok hoş bir ilişkileri vardı. 4 yıl önceki ölümünü üzüntüyle karşıladım.

Colin Firth: Benim için geç bir keşif. İngiliz romantik filmlerinin (English Patient, Fever Pitch, Bridget Jones, Love Actually) dayanılmaz oyuncusu. Ama en çok da Jane Austen'ların. Hele Pride & Prejudice'in dizi versiyonunda kız olsam aşık olurdum dedirtiyordu -yine bir Mr. Darcy olarak-. İlk yakın zamanların en iyi futbol filmi Fever Pitch'te görmüştüm, daha ismini bilmeden.

John Hannah: Nasıl unuturum, 4 Nikah'ın sağdıcı, Sliding Doors'un etkileyici aşığını. Ama en çok hoşuma giden CSI türü dizilerin en iyisi Mc Callum'daki haliydi. İskoçyalı. Siz Mumya'dan tanıyor olabilirsiniz (ne yazık).

Jim Broadbent: Film babalarının en sevimlisi, Mike Leigh filmlerinin geniş bant oyuncusu. Burada adı geçen ve geçecek oyunculardan birden fazlasıyla beraber oynadığı birçok film (Crying Game, Little Voice, Bridget Jones) var.

30 Aralık 2007

les'actöğğ 3


En sevdiğim [takdir ettiğim, yakın hissettiğim, perdede seyretmekten hoşlandığım] aktörler - 3. grup:

  • Alec Guinness: Ealing komedilerinin büyük oyuncusu (Lavender Hill Mob, Beyaz Elbiseli Adam, 8 karakteri canlandırdığı Kind Hearts and Coronet), vazgeçilmez David Lean aktörü (Kwai Köprüsü'nü hem uçurur hem içi yanar, Zhivago'nun kötü adamı (yanlış mı hatırlıyorum?), Arabistanlı Lawrence'ın Prens Faysal'ı), bu kadar oyunda, filmde oynadım, beni Star Wars'la tanıyorlar diyordu. Alec Guinsess bir sıcaklık hissi, eski gerçek zamanların usta aktörü.

  • Sean Connery: En başarılı taklit ettiğim adamlardan biri, 30 kadar filmden sonra Bond olmuş. Kipling'in Kral Olacak Adam'ında Michael Caine'le beraber etkileyiciydi. Sonra Gülün Adı, Hunt for Red October, Untouchables, hatta Entrapment. Sean Connery tam bir karizma, ailenin hayranlık duyulan, az görülen amcası.

  • Yves Montand: Sigaranın en çok yakıştığı herif. Bir salon beyefendisi de olabilir, casino'lara yakışır ama hafif de serseri hani. Le Salaire de la Peur (Korkunun bişeyi, neyi Banu?), Z: Ölümsüz, Cesar ve Rosalie, İkarus'un İ'si ve tabi eski sitemin başlığı Vincent, François, Paul ve Diğerleri.

  • Tom Wilkinson: Bu kadar büyük ismin arasında bu adam mı kim? Bu, Full Monty'nin yaşlı çıplağı, Eternal Sunshine'ın doktoru, kısıtlı filmle sevdim işte. Ayrıca Smilla ve Karlar, Stage Beauty, Separate Lies, ve Woody Allen'ın vizyondaki filminde de var. İngiliz.

  • Martin Landau: Tom Wilkinson'ın sinemada bir üst versiyonu sanki. Uzay 1999'un kaptanı. Doğumgünlerinde çok düşünceli hediyeler getiren büyük eniştemiz. Ne yaparsa yapsın, ne çok severiz biz onu. Ayrıca klasik dönemin Mission Impossible dizisinde de varmış 60'larda. Ben Bonanza'daki babayla da karıştırıyorum bazen onu. Son dönemlerde de Woody Allen'ın Suçlar ve Kabahatlar'inde, Ed Wood'da Bela Lugosi rolünde parlıyordu. Birkaç Pinokyo filminde oynadığı Peppetto rolüne de ne kadar uygun.

  • Liam Neeson: Hala seyretmediğim Schindler'le tanıdığım iki kişiden 'sevdiğim' diye hatırlıyordum ben onu karıştırdıkça. Darkman, yine Woody Allen'ın (bu adam hep iyi oyuncular kullanıyor) Husbands & Wives'ında da vardı. Ama en etkileyicisi Michael Collins olabilir. Güven verdiği için olsa gerek doktor rollerine iyi gidiyor. K. İrlandalı.

  • Ralph Fiennes: Yine Schindler'den gelenlerin karizmatik olanı. Başta -Schindler'de kötü adam olduğu için mi ki?- soğuk bulmuştum ama zamanla çok takdir ettim. Çok romantik bir yüz. English Patient'ta, Oscar & Lucinda'da, Uğultulu Tepeler'de, Constant Gardener'da, White Countess'te hep romantik aşık. Quiz Show'daki aristokrat karakteri ve Cronenberg'in bence en acaip filmi Spider'daki akıl hastası tiplemesi harikaydı. Tatlı Sert'in filminde John Steed olmasını da yakıştırdım hani. Potter'ın Voldemort'u olduğunu ise henüz kabul edemedim. Tabi ki İngiliz.

  • Clive Owen: Bu adam cool'un tanımı diyebilir miyiz? Bond olacak adam da başka bir tanımı sanırım. Ama o soğukluğa rağmen bir yandan da rahatlatıyor onu perdede görmek. Inside Man'de ve Children of Men'de pek iyiydi. İngilizliğin sinmiş bir asilliği de var.

  • Kenneth Branagh: Çok sevimli perdede. Gerçi Emma Thompson'la beraber olduğu günlerde daha çok severdim. Hele beraber olduğu filmlerde. Ama maalesef sonları, Türk versiyonları olarak gördüğüm Zuhal-Haluk gibi oldu. K. İrlandalıymış meğer.

  • Ewan McGregor: Hırto bu adam. 2 yıl önce bir arkadaşıyla Sahra'yı motosikletle geçmiş. Bir sınırda sorun yaşarsa diye yanına Star Wars'tan resimlerini almış. Bunu söylediği program sunucusu "seyrettiklerini nereden biliyorsun? bilmiyorlarsa garip bir rahip kıyafetindeki bir resmin iyi bir referans olacağını mı düşündün" diye sormuştu. Hala kararsızım aslında bu listeye alıp almamaya. Little Voice hatrına şimdilik. İskoçmuş.

  • Adrian Lester: Süper dizi Hustle'da oynayan, yine İngiliz oyuncu (bu grupta 13'te 10 Britanyalı oluyor böylece). İçlerinde tek sahnede seyrettiğim.

    James Nesbitt: BBC seyredenler James Nesbitt'i çeşitli dizilerden tanırlar. Şeytan tüyü olan, ters olsa da garip bir sevimliliği olan adamlardan. Ben çok başarılı polisiye dizi Murphy's Law'daki gizli polis Murphy rolünde sevdim en çok. Ayrıca, çeşitli İrlanda menşeli filmlerde, Michael Winterbottom'ın Welcome to Sarajevo'sunda ve Jude'da da vardı.

  • Robert Redford: Alemin her zaman için en yakışıklısı. Kıskanmaktan çok neler kaparız diye bakarız biz, ailenin en gıpta edilen kuzenine. Butch Cassidy & The Sundance Kid'in Sundance'i, sinemadan edindiği gücü kullanıp ülkenin en önemli festivalini ve en 'güzel' tv kanalını kurmuş ya, daha ne olsun. Benim ona sevgimse Sting, Out of Africa, Başkanın Bütün Adamları gibi klasiklerinden. Horse Whisperer'da da çok hoş di miydi?
  • 10 Aralık 2007

    4 film

    Nuh nebiden kalma filmler oynatan ve benim de bu yüzden sevdiğim TCM kanalında Kasım ayı konuk programcı ayıydı. Hergün ünlü biri, mesela Danny de Vito gibi şahsiyetler o akşamın filmlerini seçiyordu. 8'de, 10'da, 12'de, ve 2'de 4 film. Stüdyoda da kanalın her filmini sunan adamla sohbet halinde filmden bahsediyorlardı öncesinde kısaca.

    Böyle şeylerde, radyoda dinleyicilerin gönderdikleri listeleri çaldıklarında, konuk programcı filmleri seçtiğinde kendime soruyorum seçimlerimi. Ama burada öncelikle size soruyorum, hangi filmleri gösterirdiniz? Format klasik filmler. Ama hadi sizin için onu esnetelim. En sevdiğiniz olması gerekmez (hatta neredeyse olmaması gerekir). En sevdikleriniz zaten çok seyredilmişse bu iyi değerlendirilmiş bir fırsat olmaz sanki. Seyrettirmek istedikleriniz diyelim.
    Saatleri de gözönüne alarak, mesela 8'de, daha akşamın sakinliği başlamamışken, herkes ekran başındayken -diyelim prime time-; 10'da, uygun bir saat, haberler alınmış, bulaşıklar kalkmış, hem seyredip hem sabah erken kalkılabilir. 12'de daha düşkünleri ekran başında olacaktır. Daha derin şeyler iyi olabilir sanırım. Duygusal olabilir belki. Acıklı olmasın ama. Bazıları da daha hafif sever belki o saatte. Bir de en son 2 seansı var ki filmlerden biri mutlaka 2 saati geçtiğinden başlaması 2:30-3'e kalıyor rahat. Ona da ancak, kendine film tatili vermiş olanlar, uyuyamayanlar, çok aşıklar filan itibar eder herhalde.

    Buyrunuz kendi filmlerinizi, hadi biraz hareket hareket..