26 Şubat 2011

O Oscar Oscar dedikleri benim amcam

Hiç böyle olacağını tahmin edemeyebilirdiniz ama şu an büyük favori King's Speech. Social Network bayağı arkadan geliyor, diğerlerinin (Inception, Black Swan, True Grit, The Fighter) adı bile geçmiyor. Bahis sitelerine göre King's Speech %80, Social Network %15.

Yalnız, bu yıl uygulanmaya başlanan oylama sistemi çok etkili de olabilir. Aday sayısı 10'a çıkınca az sayıda ama tutkulu fanatikleri olan (yani çoğunluğun çok sevmediği) bir filmin kazanmasını önlemek için karmaşık bir sistem uygulamaya başlamışlar. Öncelikle oyverenler sadece 1 filme oy vermiyor, 1'den 10'a dek sıralama yapıyor. Ve anlatması uzun, ama az oy alan filmler elenip onların oyları sıralamaya göre kalan filmlere dağıtılıyor, bir film %50'den fazla oy alana dek. Yani kısacası, kazanacak filmin sadece çok kere 1. seçilmesi değil, 1. seçilmediği kişiler tarafından da bolca 2. seçilmesi gerekli. Beğeneni kadar beğenmeyeni olacak filmler için iyi değil bu -ki Social Network böyle bir film bence. King's Speech'i ise beğenmeyen, yani ilk 2'si-3'üne almayacak kişi zor bulunur.

Diğer yandan Social Network Amerikan, King's Speech İngiliz (ama 9 Amerikan'a tek İngiliz bulunduğundan bu fazla etkili olmayabilir). Ama ben yine de emin değilim, tek kararsız olduğum dal diyebilirim en iyi filme. Yani sanırım Pz. geceyarısına dek karar değiştirmeye açığım.

Neyse, şimdi oylar:
Actor in a leading role: Colin Firth - King's Speech (yıllar önce TRT'deki Pride & Prejudice zamanında bile görülebilirdi bugünün geleceği)
Actress in a leading role: Natalie Portman - Black Swan (ama Leon'dan bugünleri görmek hiç de kolay olmazdı)
Actor in a supporting role: Christian Bale - The Fighter
Actress in a supporting role: Melissa Leo - The Fighter

Animated Feature Film: Toy Story 3
Art Direction: King's Speech ∞ (Alice in Wonderland)
Cinematography: True Grit ∞ (Inception)
Costume Design: King's Speech ∞ (Alice in Wonderland)

Directing: Social Network - David Fincher ∞ (Tom Hooper - King's Speech)
Documentary Feature: The Inside Job
Documentary Short: The Warriors of Quigang ∞ (Strangers No More)
Film Editing: Social Network

Foreign Language Film: In A Better World - Denmark
Makeup: The Wolfman
Music (Score): Social Network
Music (Song): We Belong Together - Randy Newman - Toy Story 3

Short Film (Animated): The Lost Thing
Short Film (Live Action): Wish 143 ∞ (God of Love)
Sound Editing: The Inception
Sound Mixing: The Inception

Best Picture: King's Speech
Visual Effects: The Inception
Writing (Adapted Screenplay): The Social Network
Writing (Original Screenplay): King's Speech

(bu yazının renklerle ilgili bir sorunu var, ben değiştiriyorum, o yine bu düzene geri dönüyor, bazen resmen kendi kendine takılan, kendi fikirleri olan bir canlıyla uğraşıyormuş gibi hissediyorum bilg. başında).

(18 / 24)

22 Kasım 2010

Güzel İsimli Türk Filmleri

'En güzel isimli' diyemedim doğal olarak. Tüm Türk filmleri külliyatını değerlendirerek böyle bir çalışma yapmak doktora tezi filan olurdu. Bunlar, daha çok, bir çırpıda aklıma gelen ve ikinci çırpı için de araştırınca bulunan küçük bir seçki:

- Laleli'de Bir Azize:
Yazının ilham kaynağı, Gemide'nin ayrılmaz parçası, ruh ikizi. Sonrasında kendilerinden iyi şeyler beklediğim yönetmenleri, daha doğrusu yaratıcıları (Serdar Akar ve Kudret Sabancı) sonradan dizi dünyasının evil yapımcıları ve yönetmenleri olmuş olabilirler; ama bu, o iki filmin Türk sinema tarihinde bir geçiş noktasında (sahici, sert bir genre'ye) taşıdıkları önemi değiştirmiyor. Laleli'de Bir Azize de 3 kelime de bir öykü anlatıyor.

- Karanlıkta Uyananlar:
İsim deyince ilk aklıma gelen film, belki de Türk sinemasındaki en iyi isim. Bir isimde sınıfsal bir saptama yapıyor Vedat Türkali (senaryo onun).
İst.'da festivalde seyretmiştim ben. O seansta bazı şeylere gülenler olmuştu, klasik Türk filmi alayı halinde. O kadar sinirlenmiştim ki. Karşılarında ülkedeki işçilere en çok sahip çıkan filmlerden birisi var. Saygı göstermek zorundasın.

- Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi:
Türk sinemasının en orijinal filmlerinden birkaçına imza atmış Metin Erksan'dan birşeyler kesin olmalıydı burada. Suçlular Aramızda da olabilirdi belki, ama daha ilginç ve başarılı (gerçi ikincisine başarılı demek zor:) iki isim var. Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, bir Hollywood klasiği olan ve farklı ülkelerde defalarca filme çekilmiş olan Letters From an Unkown Woman'ı hatırlatıyor. Ama kitap, 1948 yapımı Max Ophüls filminden önce yazılmış, 1937'de. Yazarı da Güzide Sabri Aygün. Semih Lütfi’nin Ucuz Romanlar Serisinde yayınlanmış. Roman da film de ortalığı sallamış.
Metin Erksan'ın filmi 1956 tarihli. Daha etkisi geçmeden 1969'da Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun'lu bir versiyonu daha çekilmiş, Ülkü Erakalın tarafından. Kanaltürk göstereceği zaman kitaba göre filmi eleştiren bir yazıyı yayınlamış, tanıtacağım diye.
Sezer Sezin, Altan Karındal ve Şaziye Moral gibi büyük isimler oynamış filmde.

- Oy Farfara Farfara:
Bana birisi filme gidelim dese, hangisine deyince de Of Farfara Farfara dese oynamaya başlarım.
Gökte yıldız sayılmaz
Çiğ yumurta soyulmaz
Üçer avrat almayan
Hiç erkekten sayılmaz
Demin demiştim, di mi, Metin Erksan ilginç filmler çekmiştir diye? Bu pulp fiction'da Mahir Günşiray ve Neriman Köksal başrolde.

- Hakkari'de Bir Mevsim:
Erden Kıral bölümüne geldik. Ferit Edgü'nün bir hikayesinden Onat Kutlar'ın senaryosu. Yalnız, öykünün ismi O, yani isim Onat Kutlar-Erden Kıral. Aynı zamanda Türk sinema tarihinin de en iyi filmlerinden birisi bence.

- Bereketli Topraklar Üzerinde:
Müthiş güzel bir isim. Filmi izlemediysem de bu isim aklıma gelir birçok yerden. Orhan Kemal'in romanından uyarlama. Senaryo ise beklenmedik isimlere ait. Önce Mahmut Tali Öngören yazmış, TRT'nin kurucularından, Ankara film festivalinin de kurucusu. Ama Erden Kıral senaryoyu beğenmeyince (genç yaşta böyle bir ismin senaryosunu beğenmemek de önemli birşey) Tuncel Kurtiz yeniden kaleme almış.

- Camdan Kalp:
Benim gönlümde çok özel bir film. Şerif Sezer'e kulak veriyoruz: - Kalp camdandır. Cam kırılırsa yapışır? Yapışmaaz. Bu sırada karşısında da sevgili Genco.
Yönetmeni (ve senaryo yazarı) Fehmi Yaşar başka film çekmeyerek beni çok hayal kırıklığına uğratmıştı. Faize Hücum, Bir Yudum Sevgi, Pehlivan, Ses gibi gayet iyi filmlerin senaryosu da onunmuş hem. Reklamcılık yapıyor diye biliyordum. Ama herhalde sonrasında bar-restoran işletmeciliğine geçmiş, Hayal Kahvesi'ni Orhan Oğuz'la beraber açmışlar.

- Dönersen Islık Çal:
Bunu sanırım daha çok isminin çok beğenilmesinden aldım. Henüz bahsi geçen Orhan Oğuz'un filmi o kadar da başarılı değildi belki. Ama konusu ve ismiyle çok ilgi uyandırmıştı. Sevgili Fikret Kuşkan'ı da vareden filmlerden.
Bu arada, sen sinemaya bu kadar hoş filmlerle gir (Herşeye Rağmen, 3. Göz, 2 Başlı Kartal, Dönersen Islık Çal, Manisa Tarzanı), zamanında yaptığın diziler dizi tarihinin elebaşları olsun (Süper Baba, 2. Bahar), şimdi git, Arka Sokaklar'ı yönet. Hiç yakışıyor mu?

- 2 Dil 1 Bavul:
Hakkari'de Bir Mevsim'in 2009 versiyonu. Yine birkaç kelime ile özetliyor filmi. Hatta belki biraz fazla bile. Film televizyonda oynadığında yazmıştım, öğretmenin öğrencilerine arkası dönük, elleri kavuşturulmuş resmi, artı bu isim, izlemeye gerek bırakmıyor mu ne, diye.

- Mayıs Sıkıntısı:
Bu isim filmi özetleyip birkaç kelimede bir saptama yapanlardan değil, filme eşlik edenlerden. Filme bir boyut daha katıyor sanki isim.

Bu arada, yeni Türk sineması başka filmlerle de burada temsil edilmeliydi, ama ne kadar çok tek kelimelik iş yapılıyor. İsimde hiç risk almıyorlar yani. N.Bilge Ceylan'ın ve Zeki Demirkubuz'un çoğu, Tayfun Pirselimoğlu'nun (Pus, Rıza, Saç filan) tüm filmleri tek kelimelik. Semih Kaplanoğlu'nun başarılı üçlemesi de öyle. O zaman da bu listeye girmesi için kahvaltıya Sucuk'u filan eklemesi lazım.
(Re-Duyuru: Bal bu Çarşamba cnbc-e'de).

- Kaç Para Kaç:
Vurucu. Böyle isimler hoşuma gidiyor. Başka filmlerin isimlerini unutabilirsiniz, örneğin neydi Reha Erdem'in, bu filmle Hayat Var arasındaki filmlerinin isimleri, hatırlayamazsınız birden, ama Kaç Para Kaç hep oradadır. A Ay ve Hayat Var (onu da bir yılbaşı zamanı şurada anlamlandırmıştım) da öyle. Kaç Para Kaç onların bir adım önünde, hikayeyle direk bir bağ kuruyor. Seyredince bu isme ait bir film gerçekten böyle olmalıymış gibi geliyor insana.

06 Mart 2010

Let's Guess Again

Aşağıdaki posta bakılırsa bir yılı daha acısıyla tatlısıyla geride bırakmışız. Hemen gündeme atlıyorum. It's not Avatar baby, The Hurt Locker. Yalnız, aday sayısı 5 olsaydı emin olurdum da şimdi tam değilim. Çünkü sol parti sayısı arttıkça sol kendi arasında bölünecek, sağ kazanacak olabilir. Fazladan gelen 5 aday hep küçük filmler ve Hurt Locker'ın oyundan yiyecek. Oysa büyük bütçeli keyif filmini seçenler onlara çok bakmaz. Neyse, o aritmetik yine de politika kadar kesin olmaz deyip (yoksa bu seçim de sağ-sol politikasıyla aynı şey mi diyorsunuz) maddelere geçelim:

Actor in a leading role: Jeff Bridges (gecikmiş bir ödül)
Actor in a supporting role: Christoph Waltz (no dobt about it)
Actress in a leading role: Sandra Bullock (bir Julia Roberts vakası)
Actress in a supporting role: Mo'Nique (Penelopi diyen niye bu kadar çok)

Animated Feature Film: UP (bu kadar kesinlik rekabeti öldürüyor)
Art Direction: Avatar
Cinematography: Avatar
Costume Design: The Young Victoria

Directing: The Hurt Locker - Kathryn Bigelow (James Cameron'ın karısı olduğunu biliyor muydunuz)
Documentary Feature: Food, Inc. (The Cove)
Documentary Short: Rabbit à la Berlin (Music by Prudence)
Film Editing: The Hurt Locker

Foreign Language Film: The White Ribbon (El Secreto de Sus Ojos)
Makeup: The Young Victoria (Star Trek)
Music (Score): Up
Music (Song): Crazy Heart

Best Picture: The Hurt Locker (YES!)
Short Film (Animated): Logorama
Short Film (Live Action): Miracle Fish (The New Tenants)
Sound Editing: Avatar (telafi ikramiyesi ödülleri) (The Hurt Locker)
Sound Mixing: Avatar (The Hurt Locker)

Visual Effects: Avatar
Writing (Adapted Screenplay): Up in The Air (Precious)
Writing (Original Screenplay): Inglourious Basterds (The Hurt Locker)

(15 / 24)

22 Şubat 2009

Let's Guess

Actor in a leading role: Mickey Rourke ∞ (Sean Penn)
Actor in a supporting role: Heath Ledger
Actress in a leading role: Kate Winslet
Actress in a supporting role: Amy Adams ∞ (Penelopii)

Animated Feature Film: Wall-E
Art Direction: The Curious Case of Benjamin Button
Cinematography: Slumdog Millionaire
Costume Design: The Duchess

Directing: Danny Boyle
Documentary Feature: Man on Wire
Documentary Short: The Final Inch ∞ (Smile Pinki)
Film Editing: Slumdog Millionaire

Foreign Language Film: Waltz with Bashir ∞ (Departures)
Makeup: The Curious Case of Benjamin Button
Music (Score): Slumdog Millionaire
Music (Song): Down to Earth ∞ (Jai Ho)

Best Picture: Slumdog Millionaire
Short Film (Animated): La Maison en Petits Cubes
Short Film (Live Action): Auf der Strecke ∞ (Toyland)
Sound Editing: The Dark Knight
Sound Mixing: Wall-E ∞ (Slumdog)

Visual Effects: The Dark Knight ∞ (Benjamin Button)
Writing (Adapted Screenplay): Slumdog Millionaire
Writing (Original Screenplay): Milk

(16 / 24)

30 Kasım 2008

Amerika yıllarının en iyi filmleri - Yeniler

Benzeri ve çok daha kısıtlı bir listeyi ta, ilk blog yazmaya başladığımda şurada yapmıştım. Sonrasında hep aklımdaydı, güncellemek. O yıllar -en azından yıl olarak bitsinler diye bekledim-.
Öncelikle yeni ve eski diye ayırdım. İki grubu karşılaştırmak çok doğru değil bence. Seyredilen, oynamaya değer bulunan eski filmler klasikleşmiş, bir tür elemelerden bugüne kalmış filmler oluyor. Yenileri ise o sırada sen keşfediyorsun. Birçoğu zamana yeniliyor, ama diğer yandan bugünü daha iyi yakılıyor. Yeni derken de son 2 yıl filan değil yeniden kastım. 90'lara yeni dedim, öncesine eski. O zamandan bu yana pek değil ama 80'lerden bu yana sinema bayağı değişti.

İster istemez sıraya da dizmiş oldum. Ama daha geçerli olan şey, gruplar. Grup içi biraz yer değiştirmeler olabilir. Ve yine sadece sinemada seyredilenler:

eksi grubu: resmen kötü, beğenmedim, eğlenmedim:
- Şikago: Rob Marshall, '02. Hem de en iyi film oscarlı
- Time: kim ki duk, '06.
- Un Ami Parfait: Francis Girod, '06. Hafıza kaybı ve suç araştırması hikayesi biraz daha iyi işlense hoş bir film olabilirdi.
Bu grup küçük oldu. Pek kötü filme gitmiyorum sanırım.
Arada başka birçok film de var, vasat veya iyice ama liste çok uzamasın diye onları bıraktım.



Üs: İyiler. Aralarından sıralamaya alacaklarımı seçmek zor oldu. Bazılarının en azından ismini anayım: Michael Caine'li Quiet American, bol psikanalizli İspanyol komedisi Inconscientes, bilinen Cache, History of Violence, Diving Bell & The Butterfly, iki belgesel: Fransız ilköğretiminden Etre et Avoir ve Kalkütta'dan Born in Brothels, garip Çek komedisi Bored in Brno, garip bir aksiyon In Bruges, ve çok değişik bir İtalyan: L'Ora di Religione (My Mother's Smile).

32- Nowhere in Africa: Caroline Link, '01. Alman, Out of Africa havası. Listedeki tek kadın yönetmen. Aynı zamanda listede iki filmi olan tek yönetmen.
31- Les Choristes (Koristler): Barratier, '04. Fransız okul filmleri iyidir.
29- Hable con Ella (Konuş Onunla): Almodovar, '02. Herkes kadar bayılmadım ama iyi öyküydü.
28- La Duchessa di Langeais: Jacques Rivette, '07. Çok durgun ve iyi bir anlatım. Bir de geçen ay aniden ölen Guillaume Depardieu çok babasına benziyordu burada.
27- Spider: Cronenberg, '02. Film çok iyi ama öykü boğucu.



Üst: En iyi değiller ama bazen öykü bu kadarına müsaade ediyor. Sophie Scholl örneğin, çok iyi anlatılmış bir öyküydü. Ama fazladan katmanları yoktu, onu bir adım daha atlatacak. Bazen de film çok iyi oluyor, ama içinde bir sevimsizlik barındırıyor. Örneğin, çok iyi olduğunu düşünüyorsunuz ama hikaye çok boğucu oluyor. Veya filmi çok beğeniyorsunuz ama bir yakınlık kuramıyorsunuz (sevemiyorsunuz), Ken Loach'un Sweet Sixteen'i veya Rumen filmi 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün gibi:

26- Eternal Sunshine: Michel Gondry, '04. Hoş ama biraz şişirilmiş belki.
25- 4 Months, 3 Weeks, 2 Days: Christian Mungiu, '07. Doğu blokundan iç karartıcı günlerin öyküsü.
24- Sweet Sixteen: Ken Loach, '02. Çok sağlam, çok sert. 400 Darbe gibi.
23- Vera Drake: Mike Leigh, '04. İki üstteki gibi kürtajın yasak olduğu bir dönem. Diğeri Romanya'da 80'lerse bu İng.'de 20'ler.
22- Beyond Silence: Caroline Link, '96. Çok sıcak bir öykü.
21- Hero: Zhang Yimou, '02. Ev arkadaşım Jet Li filmi oynuyor şurada, gidecek misin dedi. Hiç işim olmaz dedim. Gittikten sonra anladım, gözde yönetmenimin filminde Jet Li'nin oynadığını.
20- Forest of Gods: Puipa, '05. Toplama kampı öyküsü. Bildiklerimizden daha gerçek.
19- Sophie Scholl: Marc Rothemund, '05.
18- The Art of Crying: Peter Schonau Fog, '06. Daha önce adını duymadığınız bir filme gidiyorsunuz, pek filmini görmediğiniz bir ülkeden ve çok iyi birşey çıkıyor. İşin güzelliği burada.



Üstü: Lezzet-i Harikalar:
17- Le Consequenze dell'Amore (Aşkın Sonuçları): Paolo Sorrentino, '04. Sinemayı belki de en çok böyle filmler için seviyorum.
16- Die Falscher (The Counterfeiters): Stefan Ruzowitzky, '07. Müthiş. Hem öykü çok iyi hem bilinmeyen birşey anlatıyor hem eğlenceli.
15- Der Untertang (Downfall): Oliver Hirschbiegel, '04. Bir film için müthiş bir arkaplan.
14- Tony Takitani: Jun Ichikawa, '04. Bir Murakami öyküsü, duruluk.
13- Pan's Labyrinth: Guillermo del Toro, '06. Fantasticos.
12- Duvara Karşı: Fatih Akın, '04. Çarşı.
11- Elite Squad: Jose Padilha, '07. Aynı TanrıKent gibi Rio favella'ları, yine gerçek bir öykü, yine çok sert, yine çok iyi.
10- There Will Be Blood: Paul Thomas Anderson, '07. Kan Çıkacak diye çevrilmeliydi.
9- C.R.A.Z.Y.: Jean-Marc Vallee, '05. Şu.
8- Zatoichi: Takeshi Kitano, '03. Herkes Kill Bill derken bu Kitano filmi ondan 5 kat iyi ve içtendi.
7- Afterlife: Hirokazu Kore-Eda, '98. Büyüleyici bir fikir.



Üstün:
En iyiler:
6- Das Leben der Anderen (The Lives of Others): von Donnersmarck, '06. Sarsıcı derecede iyi.
5- Children of Men: Alfonso Cuaron, '06. Yakın dönem bilim kurgu. Çok sürükleyici ve etkileyici
4- Le Fabuleux Destin d'Amelie Poulain: Jean-Pierre Jeunet, '01. Kalbimizde bir yaradır Amelie. Onu içimize bastırmak ve yanaklarından öpmek isteriz. Önce sol, sonra sağ, sonra alın, sonra burun.
2-3: Happy Together: Wong Kar Wai, '97. Imagine me and you, I do. I think about you day and night. It's only right. To think about the girl you love. And hold her tight. So happy together. (bunu da steak&lobster, lobster&steak diye reklamda kullanmışlardı ya). Şarkıda nasıl bir coşku, nasıl hem aşk hem hüzün varsa filminde de var. Bu filmden uzun süre sakınmıştım Ankara'dayken. Belki de doğru vaktini beklemişim.
2-3: Barbarian Invasions: Denys Arcand, '03. Müthiş bir hikaye, müthiş yan hikayeler, her Denys Arcand filmindeki gibi çok iyi bir anlatım.
1- Cidade de Deus (TanrıKent): Fernando Meirelles, '02. Bu kadar heyecan verici bir film insan hayatında fazla olmaz. Çarpıldım.

Tüm resimlerin de alındığı filmden bir tango ile bitirelim. Astor Piazzola'nın bestesi.

22 Eylül 2008

Maggio Musicale

Bildiğimiz müzikal filmlerde hikaye bir noktaya geldiğinde oyuncular birden bir filmde olduklarını unutmuş gibi davranmaya başlarlar. Hikayeyle ilgili bir şarkıyı sanki bir filmde değil sahnedeymiş gibi söylemeye, veya arkada söylenen bir şarkıya dansetmeye başlarlar. Sonra şarkı biter ve hikaye kaldığı yerden bildiğimiz şekliyle devam eder.

Ama bu çizgiyi izlemeyen de birçok film var. Peki, bir filmi müzikal yapan nedir? Filmde çok şarkı çalması mı? Ama birçok filmde arka planda sürekli birşeyler çalıyor. Kapanış jeneriğinde 20-30 şarkı ismi gördüğümüz o kadar çok film var ki. Bir filmi müzikal yapan bence, müziğin filmin ön planında yer alması, yani arka fonda geçmemesi, ama oyuncuların da o sahnede o şarkının çaldığından haberdar davranması. O zaman bir adamın gittiği barda çalan müzikle tempo tutması veya sahneye çıkıp bir şarkı söylediği film müzikal mi olur? Hayır, demek bir şart da eklemeliyiz: Müzik filmin en belirleyici anlatılarından biri olmalı.

En hoşuma gidenler, en iyi bellediklerim (her zamanki gibi 'bemce' tabi):
___________________________________________

- AN AMERICAN IN PARIS:
En iyisi Singing in the Rain derlerdi hep. Bense bunu başyapıt olarak bildim. Gene Kelly'nin herşeyini, tüm yaratıcılığını, danslarını ve koreografilerini ortaya döktüğü, Leslie Caron'un gönlümü çaldığı...
- I got Rhythm
- I got Music
- I got My girl
Who could ask for anything more?
Who could ask for anything more?
- SINGING IN THE RAIN:
Bu bir müzikal ve bir komedi olduğu kadar sinemanın bir döneminin belgeseli. Hep bir sahnesiyle tanınıyor. Ama birçok klasikleşmiş 'numarası' var: good mornin', moses supposes, make them laugh, veya cyd charisse'le olan (ve cyd charisse'in tüm zamanların en güzel bacakları ünvanını aldığı) müthiş rüya sekansı. Hakkını vermezseniz borçlu kalırsınız.

- WEST SIDE STORY:
Porto Riko'lu kızlarla oğlanların atıştığı bir sahne var:
Kızlar: I like to be in America,
Okay by me in America,
Everything free in America
Erkekler:
For a small fee in America.

Kızlar:
Skyscrapers bloom in America.
Cadillacs zoom in America.
Industry boom in America.

Erkekler: Twelve in a room in America.

Kızlar: Life can be bright in America.
Erkekler: If you can fight in America.
Kızlar: Life is all right in America.
Erkekler: If you're all white in America.
Sahne versiyonunda bu atışma yokmuş. Sadece methiyeler. Nathalie Wood'lu bu film, aşılamaz bir klasik.

DAMDAKİ:
Daha önce blogda bahsetmiştim. Filmi izleyeli çok oldu, diğer şarkıları hatırlamıyorum. Belki biraz Cüneyt Gökçer'li oyundan. Ama filmdeki o düğün sahnesi anlatılamaz, izlemeniz gerek.

BB:
Sahnede Blues Brothers'ı izlemeyi, herhalde Rolling Stones'u izlemeyi istediğim kadar isterdim. Ama bu mümkün değil, öyle değil mi? Dan Ackroyd cool'un tanımı gibi, John Belushi kendi gibi. Çılgın bir senaryo, Ray Charles, Aretha Franklin, James Brown, daha nice dev isim, soul-rock'ın klasikleşmiş şarkıları. 80'lerin deli dolu ve inanılmaz eğlendirici Amerikan sinemasının üst noktalarından bu film.

GREASE:
Bu filmi kaç kere ayıla bayıla izlediğimi, kaçında benim de dansettiğimi hatırlamıyorum. Ne zaman oynamışsa diyebilirim. Gençlik müzikali olarak bu şarkılardan iyisini düşünemiyorum. Genç Travolta ve çok genç olmasa da çok güzel ve harika bir sesi olan, çocukluk sevgililerimden Olivia Newton John müthiş bir ikili.

CABARET:
İzlemediğim en iyi müzikal. (İzlemediysen iyi olduğunu nereden biliyorsun demezsiniz umarım). Hep birşeyler çıktı, çok sınırlı tv gösteriminde. Üniv.nin ilk yılında sürekli soundtrack'ini dinlediğim bir dönemde tv'da oynayacağını duymuştum ama tatile gidiyorduk. Sonra da benzer şeyler. Bir müzikal için en uygun fonlardan biri. Tüm politik taban, üstüne gayet erotik.
"A great movie musical. Taking its form from political cabaret, it's a satire of temptations. We see the decadence as garish and sleazy; yet we also see the animal energy in it - everything seems to become sexualized. The movie does not exploit decadence; rather, it gives it its due." demiş büyük eleştirmen Pauline Kael.
Bunların üzerine çok iyi oturtulmuş şarkılar, ve Brehtyen bir anlatım.
Willkommen! Bienvenue! Welcome!
Fremder, etranger, stranger
Glcklich zu sehen,
Je suis enchant,
Happy to see you,
Bleibe, reste, stay.
Willkommen! Bienvenue! Welcome!
Im Cabaret, Au Cabaret, To Cabaret!
JESUS CHRIST SUPERSTAR:
Jesus Christ
Superstar
Who are you?
What have you sacrificed?
Geçen yıl televizyonda oynadığında yazmıştım blogda. Niye film olarak çok beğenilmediğini pek bilmiyorum. Oysa sahne versiyonundan bağımsız olarak harika bir yorum.

HAIR:
She asks me why
I'm just a hairy guy...

Let it fly in the breeze
And get caught in the trees
Give a home to the fleas in my hair
A home for fleas
A hive for bees
A nest for birds
There ain't no words
For the beauty, the splendor, the wonder
Of my...

Hair, hair, hair, hair, hair, hair, hair
Flow it, show it
Long as God can grow it
My hair
Bazıları var, takdir ediyorum. Bu ise, kendimden geçtiklerimden. Her sahnesi, tamam sonu biraz üzücü, savaşa gitme sahnesi sanki biraz bağlanıvermiş ama onun dışında, her sahnesi klasik.

THE COMMITMENTS:
Evde bir yerde sinemadan yürütülmüş resimleri olmalı. Dublin'in başarılı ama o müzik grubu yoğunluğu içinde sonuçta sıradan bir grup. Blues Brothers gibi doyulamayan filmlerden. O yüzden ikisinde de film çıkalı beri o adda bir grup turlar düzenliyor, devamları çekiliyor. Hatta bu filmdeki iki yan karakter, basçı ve baterist de turlayan grupta (daha iyi işler bulamamışlar belli ki).
Listedeki diğer filmler kadar büyük değil belki ama çok sıcak. Ve BB gibi soul müziğin başyapıtlarını canlandırıyor.
British Film Institute'ün tüm zamanların en iyi İngilizleri sıralamasında 38.

BIRD:
İkisini birbirine karıştırdığımdan birini duyduğumda bu hangisi dedikten sonra tekrarlamam gerekirdi. Bird, Clint Eastwood'un, hani Charlie Bird Parker, birdy ise Alan Parker'ın filmi.
Charlie Bird Parker'ın sorunlu hayatını, grinin çeşitli tonlarındaki müzik sahnesini anlatıyor. Forest Whittaker'ın ilk büyük gösterisiyle beraber, yumuşakça akıyor film.

ROUND MIDNIGHT:
Bence en iyi caz filmi. Sanırım bir şekilde abimler yurtdışından video kasedini almış (nedense?). Onların evinde seyrettikten sonra ilk gösterimini yaptığım film olmuştu. Kahve telvesi gibi bir filmdi. Paris'te çalan Saksofoncu Dale Turner ve hayranı Fransız adam. Ki ben o adamı uzun süre de Niro oynuyor sanmıştım. Çok benzeyen, gençliğine benzeyen biri. Dale Turner'ı oynayan da başka bir büyük müzisyen Dexter Gordon. Grubunda da Herbie Hancock ve Ron Carter gibi büyük isimler var.

AMADEUS:
Evde, arka bir köşede bir sinemanın (Köşk sinemasının) dışına asılmış devasa bir Amadeus ilanı var. Afiş denemez, küçük bir parçası afiş, kalanı yaklaşık 2000 fontla yazılmış bir Amadeus yazısı. Aslında pek de saklanacak birşey değil ama film ve ona gidiş çok özel şeylerdi. Güzel bir sinema, okul arası bir cumartesi. Seyrederken de biliyordum bunun hem büyük (iddialı) bir film, hem çok popüler olacak bir yapıt, hem de bir başyapıt olduğunu.

FRENCH CANCAN:
Büyük yönetmen Jean Renoir'ın 20'lerdeki Paris revü sahnesini betimlediği 'güzellik'. Her zamanki etkileyiciliğindeki Jean Gabin, temizlikçi bir kadından bir Moulin Rouge yıldızı yaratır. Kabaresini yaşatma çabası da hüzünlü ama çok şık ve sevimli.
Filmden çok hoş bir şarkı.

MY FAIR LADY:
Çok şık bir film, tasvir edilemeyecek güzellikteki Audrey Hepburn ve klasik bir Pygmalion hikayesi. Klasik hikayenin müzikal versiyonu da diyebiliriz.

Mansiyons:
Les Parapluies de Cherbourg:
Yıllar önce filme büyük bir hevesle giderken müzikal olduğunu biliyordum ama bildiğimiz tarz bir müzikal bekliyordum. Yani, sözel bir senaryo, araya serpili şarkılar. Oysa, şarkılı anlatım hiç bitmeyince bir parça hayal kırıklığına uğramıştım. Üstüne hikayenin de kırıklığı eklendi. Oysa zamanla anladığım gibi, bu çok hoş, çok başarılı bir film.

Fred Astaire, ve onun anısına Swing Time - Shall We Dance - Top Hat (Ginger Rogers), Easter Parade (Judy Garland), The Band Wagon (Cyd Charisse). Biraz fazla klasik olabilir, ama bunlar sinemanın müzikali tanımlayan filmleri.

Hello Dolly:
Barbara Streisand bu listede olmasa olmazdı. Bu film eleştirmenlerce çok beğenilmemiş, Streisand çok genç bulunmuş. Oysa çok eğlendirmişti beni. Louis Armstrong'un Hello Dolly diye söylediği sahne için bile değer. Oh, hello dolly...

The Nightmare Before X'Mas:
Bekleyen olabilir ama kesinlikle bir Disney müzikali koymayacağım diyordum, animasyonlar için. Ama Tim Burton müzikallerini unutmuşum bu arada.
Her Cuma akşamüstü bir animasyon oynatan Bilkent'teki salonda bir yılbaşı öncesi 'sürpriz film' diyordu. Ben de bu çıkar diye gitmiştim, zamanlamayı filan düşünüp. Ama The Lion King çıkmıştı, hayal kırıklığı ile seyretmiştim.
Şu yazı bu filmin açılış jeneriği ile başlıyordu.

Dancer in The Dark:
Muhtemelen esas listeye girebilecek kadar iyi bir müzikal. Hem bayıldığım Deneuve ve her daim aşık olduğum Björk var. Björk sadece oynamıyor, söylüyor, dansediyor, filmi sürüklüyor. Ama filmin abartılı duygu sömürüsü o kadar çok rahatsız etmişti ki beni (aynen Breaking the Waves'te olduğu gibi) anca mansiyon veriyorum.

Seyretmediklerim / Hatırlamadıklarım:
Moulin Rouge'un hayranı çok. Seyretmedim, seyretsem sever miydim bilemedim.

Çocukluğumuzda gördüğüme eminim, ama müzikal olduğunu bile hatırlamıyorum. En iyi çocuk romanlarından: Oliver!

Red Shoes: Sadece en iyi müzikallerden biri değil, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olmalı bu Michael Powell başyapıtı. Ama belki çok küçükken seyrettim, ondan da emin değilim. Ayrıca, konusuna rağmen müzikal denip denemeyeceğine emin değilim. imdb'de de kategorilerden biri olarak müzik demişler, müzikal değil.

A Nous La Liberte!: Rene Clair'in sosyalist, alaycı, komedi müzikali. İnanılmaz ama hepsi aynı filmde!

Les Demoiselles de Rochefort (Rochefort'lu Genç Kızlar): Deneuve, Piccoli, Gene Kelly; yönetmenler de Cherbourg Şemsiyeleri'ni de yöneten Jacques Demy ve Agnes Varda. Ve ben bu filmi hiç duymamıştım..?

Funny Girl: Streisand'ın en iyi filmi olabilir bu. Görmüş olmalıyım ama bazen uçuyor olmalı hafıza.

Sound of Music / 7 Kardeşe 7 Gelin / Kral ve Ben: Üçünü de seyrettim tabi ama ne kadar bayık, ne kadar unutulmaz klasik olduklarını iyi bilecek yıllarda değil. Bir daha seyretmeli ki anlamalı.

The Court Jester başlığında birbirinden pek ayıramadığım diğer filmleri diyerek büyük Danny Kaye'i de anarak bitireyim.

01 Temmuz 2008

Seri Türkler

Son 10 yılın en iyi dizileri:

1. Şaşıfelek Çıkmazı
1.5. Hırsız Polis
3. Yeditepe İstanbul
3. 1 İstanbul Masalı
5. 2. Bahar

6. Karanlıkta Koşanlar
7. Kavak Yelleri
8. Asmalı Konak
9. Sultan Makamı
10. Uy Başuma Gelenler


Mansiyon:
1. Koçum Benim (şeytan tüyü ve Tarık Akan adına)
2. Bıçak Sırtı (eli yüzü düzgünlük adına)

Doğal olarak fazlasıyla kişisel bir liste.