22 Eylül 2008

Maggio Musicale

Bildiğimiz müzikal filmlerde hikaye bir noktaya geldiğinde oyuncular birden bir filmde olduklarını unutmuş gibi davranmaya başlarlar. Hikayeyle ilgili bir şarkıyı sanki bir filmde değil sahnedeymiş gibi söylemeye, veya arkada söylenen bir şarkıya dansetmeye başlarlar. Sonra şarkı biter ve hikaye kaldığı yerden bildiğimiz şekliyle devam eder.

Ama bu çizgiyi izlemeyen de birçok film var. Peki, bir filmi müzikal yapan nedir? Filmde çok şarkı çalması mı? Ama birçok filmde arka planda sürekli birşeyler çalıyor. Kapanış jeneriğinde 20-30 şarkı ismi gördüğümüz o kadar çok film var ki. Bir filmi müzikal yapan bence, müziğin filmin ön planında yer alması, yani arka fonda geçmemesi, ama oyuncuların da o sahnede o şarkının çaldığından haberdar davranması. O zaman bir adamın gittiği barda çalan müzikle tempo tutması veya sahneye çıkıp bir şarkı söylediği film müzikal mi olur? Hayır, demek bir şart da eklemeliyiz: Müzik filmin en belirleyici anlatılarından biri olmalı.

En hoşuma gidenler, en iyi bellediklerim (her zamanki gibi 'bemce' tabi):
___________________________________________

- AN AMERICAN IN PARIS:
En iyisi Singing in the Rain derlerdi hep. Bense bunu başyapıt olarak bildim. Gene Kelly'nin herşeyini, tüm yaratıcılığını, danslarını ve koreografilerini ortaya döktüğü, Leslie Caron'un gönlümü çaldığı...
- I got Rhythm
- I got Music
- I got My girl
Who could ask for anything more?
Who could ask for anything more?
- SINGING IN THE RAIN:
Bu bir müzikal ve bir komedi olduğu kadar sinemanın bir döneminin belgeseli. Hep bir sahnesiyle tanınıyor. Ama birçok klasikleşmiş 'numarası' var: good mornin', moses supposes, make them laugh, veya cyd charisse'le olan (ve cyd charisse'in tüm zamanların en güzel bacakları ünvanını aldığı) müthiş rüya sekansı. Hakkını vermezseniz borçlu kalırsınız.

- WEST SIDE STORY:
Porto Riko'lu kızlarla oğlanların atıştığı bir sahne var:
Kızlar: I like to be in America,
Okay by me in America,
Everything free in America
Erkekler:
For a small fee in America.

Kızlar:
Skyscrapers bloom in America.
Cadillacs zoom in America.
Industry boom in America.

Erkekler: Twelve in a room in America.

Kızlar: Life can be bright in America.
Erkekler: If you can fight in America.
Kızlar: Life is all right in America.
Erkekler: If you're all white in America.
Sahne versiyonunda bu atışma yokmuş. Sadece methiyeler. Nathalie Wood'lu bu film, aşılamaz bir klasik.

DAMDAKİ:
Daha önce blogda bahsetmiştim. Filmi izleyeli çok oldu, diğer şarkıları hatırlamıyorum. Belki biraz Cüneyt Gökçer'li oyundan. Ama filmdeki o düğün sahnesi anlatılamaz, izlemeniz gerek.

BB:
Sahnede Blues Brothers'ı izlemeyi, herhalde Rolling Stones'u izlemeyi istediğim kadar isterdim. Ama bu mümkün değil, öyle değil mi? Dan Ackroyd cool'un tanımı gibi, John Belushi kendi gibi. Çılgın bir senaryo, Ray Charles, Aretha Franklin, James Brown, daha nice dev isim, soul-rock'ın klasikleşmiş şarkıları. 80'lerin deli dolu ve inanılmaz eğlendirici Amerikan sinemasının üst noktalarından bu film.

GREASE:
Bu filmi kaç kere ayıla bayıla izlediğimi, kaçında benim de dansettiğimi hatırlamıyorum. Ne zaman oynamışsa diyebilirim. Gençlik müzikali olarak bu şarkılardan iyisini düşünemiyorum. Genç Travolta ve çok genç olmasa da çok güzel ve harika bir sesi olan, çocukluk sevgililerimden Olivia Newton John müthiş bir ikili.

CABARET:
İzlemediğim en iyi müzikal. (İzlemediysen iyi olduğunu nereden biliyorsun demezsiniz umarım). Hep birşeyler çıktı, çok sınırlı tv gösteriminde. Üniv.nin ilk yılında sürekli soundtrack'ini dinlediğim bir dönemde tv'da oynayacağını duymuştum ama tatile gidiyorduk. Sonra da benzer şeyler. Bir müzikal için en uygun fonlardan biri. Tüm politik taban, üstüne gayet erotik.
"A great movie musical. Taking its form from political cabaret, it's a satire of temptations. We see the decadence as garish and sleazy; yet we also see the animal energy in it - everything seems to become sexualized. The movie does not exploit decadence; rather, it gives it its due." demiş büyük eleştirmen Pauline Kael.
Bunların üzerine çok iyi oturtulmuş şarkılar, ve Brehtyen bir anlatım.
Willkommen! Bienvenue! Welcome!
Fremder, etranger, stranger
Glcklich zu sehen,
Je suis enchant,
Happy to see you,
Bleibe, reste, stay.
Willkommen! Bienvenue! Welcome!
Im Cabaret, Au Cabaret, To Cabaret!
JESUS CHRIST SUPERSTAR:
Jesus Christ
Superstar
Who are you?
What have you sacrificed?
Geçen yıl televizyonda oynadığında yazmıştım blogda. Niye film olarak çok beğenilmediğini pek bilmiyorum. Oysa sahne versiyonundan bağımsız olarak harika bir yorum.

HAIR:
She asks me why
I'm just a hairy guy...

Let it fly in the breeze
And get caught in the trees
Give a home to the fleas in my hair
A home for fleas
A hive for bees
A nest for birds
There ain't no words
For the beauty, the splendor, the wonder
Of my...

Hair, hair, hair, hair, hair, hair, hair
Flow it, show it
Long as God can grow it
My hair
Bazıları var, takdir ediyorum. Bu ise, kendimden geçtiklerimden. Her sahnesi, tamam sonu biraz üzücü, savaşa gitme sahnesi sanki biraz bağlanıvermiş ama onun dışında, her sahnesi klasik.

THE COMMITMENTS:
Evde bir yerde sinemadan yürütülmüş resimleri olmalı. Dublin'in başarılı ama o müzik grubu yoğunluğu içinde sonuçta sıradan bir grup. Blues Brothers gibi doyulamayan filmlerden. O yüzden ikisinde de film çıkalı beri o adda bir grup turlar düzenliyor, devamları çekiliyor. Hatta bu filmdeki iki yan karakter, basçı ve baterist de turlayan grupta (daha iyi işler bulamamışlar belli ki).
Listedeki diğer filmler kadar büyük değil belki ama çok sıcak. Ve BB gibi soul müziğin başyapıtlarını canlandırıyor.
British Film Institute'ün tüm zamanların en iyi İngilizleri sıralamasında 38.

BIRD:
İkisini birbirine karıştırdığımdan birini duyduğumda bu hangisi dedikten sonra tekrarlamam gerekirdi. Bird, Clint Eastwood'un, hani Charlie Bird Parker, birdy ise Alan Parker'ın filmi.
Charlie Bird Parker'ın sorunlu hayatını, grinin çeşitli tonlarındaki müzik sahnesini anlatıyor. Forest Whittaker'ın ilk büyük gösterisiyle beraber, yumuşakça akıyor film.

ROUND MIDNIGHT:
Bence en iyi caz filmi. Sanırım bir şekilde abimler yurtdışından video kasedini almış (nedense?). Onların evinde seyrettikten sonra ilk gösterimini yaptığım film olmuştu. Kahve telvesi gibi bir filmdi. Paris'te çalan Saksofoncu Dale Turner ve hayranı Fransız adam. Ki ben o adamı uzun süre de Niro oynuyor sanmıştım. Çok benzeyen, gençliğine benzeyen biri. Dale Turner'ı oynayan da başka bir büyük müzisyen Dexter Gordon. Grubunda da Herbie Hancock ve Ron Carter gibi büyük isimler var.

AMADEUS:
Evde, arka bir köşede bir sinemanın (Köşk sinemasının) dışına asılmış devasa bir Amadeus ilanı var. Afiş denemez, küçük bir parçası afiş, kalanı yaklaşık 2000 fontla yazılmış bir Amadeus yazısı. Aslında pek de saklanacak birşey değil ama film ve ona gidiş çok özel şeylerdi. Güzel bir sinema, okul arası bir cumartesi. Seyrederken de biliyordum bunun hem büyük (iddialı) bir film, hem çok popüler olacak bir yapıt, hem de bir başyapıt olduğunu.

FRENCH CANCAN:
Büyük yönetmen Jean Renoir'ın 20'lerdeki Paris revü sahnesini betimlediği 'güzellik'. Her zamanki etkileyiciliğindeki Jean Gabin, temizlikçi bir kadından bir Moulin Rouge yıldızı yaratır. Kabaresini yaşatma çabası da hüzünlü ama çok şık ve sevimli.
Filmden çok hoş bir şarkı.

MY FAIR LADY:
Çok şık bir film, tasvir edilemeyecek güzellikteki Audrey Hepburn ve klasik bir Pygmalion hikayesi. Klasik hikayenin müzikal versiyonu da diyebiliriz.

Mansiyons:
Les Parapluies de Cherbourg:
Yıllar önce filme büyük bir hevesle giderken müzikal olduğunu biliyordum ama bildiğimiz tarz bir müzikal bekliyordum. Yani, sözel bir senaryo, araya serpili şarkılar. Oysa, şarkılı anlatım hiç bitmeyince bir parça hayal kırıklığına uğramıştım. Üstüne hikayenin de kırıklığı eklendi. Oysa zamanla anladığım gibi, bu çok hoş, çok başarılı bir film.

Fred Astaire, ve onun anısına Swing Time - Shall We Dance - Top Hat (Ginger Rogers), Easter Parade (Judy Garland), The Band Wagon (Cyd Charisse). Biraz fazla klasik olabilir, ama bunlar sinemanın müzikali tanımlayan filmleri.

Hello Dolly:
Barbara Streisand bu listede olmasa olmazdı. Bu film eleştirmenlerce çok beğenilmemiş, Streisand çok genç bulunmuş. Oysa çok eğlendirmişti beni. Louis Armstrong'un Hello Dolly diye söylediği sahne için bile değer. Oh, hello dolly...

The Nightmare Before X'Mas:
Bekleyen olabilir ama kesinlikle bir Disney müzikali koymayacağım diyordum, animasyonlar için. Ama Tim Burton müzikallerini unutmuşum bu arada.
Her Cuma akşamüstü bir animasyon oynatan Bilkent'teki salonda bir yılbaşı öncesi 'sürpriz film' diyordu. Ben de bu çıkar diye gitmiştim, zamanlamayı filan düşünüp. Ama The Lion King çıkmıştı, hayal kırıklığı ile seyretmiştim.
Şu yazı bu filmin açılış jeneriği ile başlıyordu.

Dancer in The Dark:
Muhtemelen esas listeye girebilecek kadar iyi bir müzikal. Hem bayıldığım Deneuve ve her daim aşık olduğum Björk var. Björk sadece oynamıyor, söylüyor, dansediyor, filmi sürüklüyor. Ama filmin abartılı duygu sömürüsü o kadar çok rahatsız etmişti ki beni (aynen Breaking the Waves'te olduğu gibi) anca mansiyon veriyorum.

Seyretmediklerim / Hatırlamadıklarım:
Moulin Rouge'un hayranı çok. Seyretmedim, seyretsem sever miydim bilemedim.

Çocukluğumuzda gördüğüme eminim, ama müzikal olduğunu bile hatırlamıyorum. En iyi çocuk romanlarından: Oliver!

Red Shoes: Sadece en iyi müzikallerden biri değil, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olmalı bu Michael Powell başyapıtı. Ama belki çok küçükken seyrettim, ondan da emin değilim. Ayrıca, konusuna rağmen müzikal denip denemeyeceğine emin değilim. imdb'de de kategorilerden biri olarak müzik demişler, müzikal değil.

A Nous La Liberte!: Rene Clair'in sosyalist, alaycı, komedi müzikali. İnanılmaz ama hepsi aynı filmde!

Les Demoiselles de Rochefort (Rochefort'lu Genç Kızlar): Deneuve, Piccoli, Gene Kelly; yönetmenler de Cherbourg Şemsiyeleri'ni de yöneten Jacques Demy ve Agnes Varda. Ve ben bu filmi hiç duymamıştım..?

Funny Girl: Streisand'ın en iyi filmi olabilir bu. Görmüş olmalıyım ama bazen uçuyor olmalı hafıza.

Sound of Music / 7 Kardeşe 7 Gelin / Kral ve Ben: Üçünü de seyrettim tabi ama ne kadar bayık, ne kadar unutulmaz klasik olduklarını iyi bilecek yıllarda değil. Bir daha seyretmeli ki anlamalı.

The Court Jester başlığında birbirinden pek ayıramadığım diğer filmleri diyerek büyük Danny Kaye'i de anarak bitireyim.

3 yorum:

ekmekcikız dedi ki...

Son satır olmasa, "hoop! bu kadar mı?" itirazım hazırdı.:)
Devamını görelim, itiraz gerekirse, sonra.

simon t. dedi ki...

yutüp'lü o kadar link koydum ki en kolay ve kalıcı seyretme şeklini de linkedeyim.

janus dedi ki...

bunu da es geçmemek lazım : http://www.youtube.com/watch?v=GoCZEmfnE-M